Türkiye’de yerel demokrasi tartışmalarının en çok atıfta bulunulan ama en az sorgulanan kurumlarından biri kent konseyleridir. 2005 yılında 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 76. maddesiyle yasal zemine kavuşan bu yapılar, “kent vizyonunun ve hemşehrilik bilincinin geliştirilmesi”, “kentin hak ve hukukunun korunması”, “sürdürülebilir kalkınma”, “saydamlık, hesap sorma ve hesap verme, katılım ve yerinden yönetim” gibi kulağa hoş gelen ilkeler etrafında kurgulanmıştı. Yirmi yılı aşkın bir sürenin ardından bugün geldiğimiz noktada sorulması gereken soru basit: Kent konseyleri bu vaadi yerine getirebildi mi, yoksa çoğu yerde belediye binasının girişindeki bir tabeladan mı ibaret kaldı?
Kâğıt Üzerindeki Kurgu
Kent Konseyleri Yönetmeliği’ne bakıldığında ortada iddialı bir katılım mimarisi var. Genel kurul, yürütme kurulu, meclisler (kadın, gençlik, çocuk, engelli) ve çalışma gruplarından oluşan bu yapı; sivil toplum kuruluşlarını, meslek odalarını, sendikaları, üniversiteleri, siyasi parti temsilcilerini, kamu kurumlarını ve mahalle muhtarlarını aynı masada buluşturmayı hedefler. Kentin sorunlarına dair hazırlanan raporlar, belediye başkanına ve meclisine “tavsiye” niteliğinde sunulur. Görev süresi, bir mahalli idareler seçiminden diğerine kadar beş yıldır.
Kâğıt üzerinde bu, yerinden yönetimi güçlendiren, çok sesliliği kurumsallaştıran, “yönetişim” kavramını somutlaştıran bir modeldir. Avrupa’daki katılımcı yerel yönetim deneyimlerinden ilham alınarak tasarlanan kent konseyi fikri, merkeziyetçi ve tek sesli belediyecilik anlayışına karşı bir denge unsuru olarak düşünülmüştü.
Pratikte Ne Oluyor
Ancak kurumun tasarımı ile fiili işleyişi arasındaki mesafe, Türkiye’deki pek çok katılım mekanizmasında olduğu gibi burada da açık. En temel sorun, kent konseylerinin belediye başkanına karşı yapısal bağımlılığıdır. Yönetmelik gereği kent konseyinin doğal başkanı belediye başkanıdır; konseyin bütçesi büyük ölçüde belediyeden gelir, çalışma mekânı belediyeye aittir, gündemi çoğu zaman belediyenin önceliklerine göre şekillenir. Bu da konseyi, belediyeyi denetleyen bağımsız bir sivil platform olmaktan çıkarıp, belediye başkanının siyasi tercihine göre ya etkinleştirilen ya da adeta rafa kaldırılan bir araca dönüştürür. Nitekim saha gözlemleri ve yerel basına yansıyan örnekler, aynı yasal çerçeveye rağmen bir ilçede kent konseyinin mahalle meclisleri, gençlik meclisleri ve güçlü bir sivil toplum ağıyla gerçek bir katılım zemini üretebilirken, komşu ilçede yılda bir kez toplanan, kararları hiçbir yere ulaşmayan sembolik bir yapıya dönüşebildiğini gösteriyor. Aradaki fark, çoğunlukla yasadan değil, belediye başkanının katılımcı demokrasiye ne kadar inandığından kaynaklanıyor — ki bu da kurumun en büyük zaafını ortaya koyuyor: kent konseyinin varlığı ve etkinliği, keyfiyete bağlı.
İkinci sorun temsil kalitesiyle ilgili. Yönetmelik, kadınların, gençlerin, çocukların ve engellilerin katılımının pozitif ayrımcılıkla desteklenmesini öngörse de, uygulamada genel kurullar çoğu zaman belediyeye yakın sivil toplum kuruluşlarının, meslek odalarının ve muhtarların rutin biçimde bir araya geldiği, gerçek bir müzakerenin değil formaliteyi tamamlamanın öne çıktığı toplantılara dönüşüyor. Toplumun görece daha az örgütlü, sesi daha kısık kesimleri —mülteciler, mevsimlik işçiler, gençler, kayıt dışı çalışanlar— bu masalarda büyük ölçüde temsil edilmiyor. Üçüncü sorun ise kararların bağlayıcılık taşımaması. Kent konseyi raporları hukuken yalnızca tavsiye niteliğindedir; belediye meclisi bu tavsiyeleri dikkate almak zorunda değildir. İyi niyetli bir belediye başkanı için bu bir esneklik olabilir, ama katılımı ciddiye almayan bir yönetim için konseyin ürettiği emek, çekmecede kalan bir rapordan öteye geçmez.
Bütün bunlara sivil toplumun, meslek odalarının ve sendikaların son yıllarda genel olarak güç kaybetmesi de eklenince, kent konseylerinin beslendiği kaynak zaten zayıflamış oluyor. Güçlü bir örgütlü toplumu olmayan bir kentte, “sivil toplumu belediye yönetimine dahil eden” bir mekanizma kurmak, olmayan bir şeyi temsil etmeye çalışmak gibi bir çelişki taşıyor.
Olması Gereken
Kent konseylerinin bugünkü hâliyle yetinmek, yerel demokrasi açısından bir kayıptır; çünkü fikir aslında doğru. Merkezi hükümetin giderek genişleyen vesayeti karşısında yerelin güçlenmesi, kentte yaşayanların yalnızca dört yılda bir oy kullanmakla sınırlı olmayan, sürekli ve etkili bir katılım kanalına kavuşması gerçek bir ihtiyaç. Sorun modelin kendisinde değil, modelin belediye başkanının siyasi takdirine bırakılmış, denetimsiz ve kaynaksız bırakılmış hâlinde.
Bu çerçevede birkaç yönde reform tartışılabilir. İlkin, mali özerklik. Kent konseylerinin belediye bütçesinden ayrılan, belediye başkanının insafına bağlı olmayan, şeffaf kriterlerle belirlenen bir pay alması; böylece gündemini belirlerken belediyeye bağımlı olmaktan çıkması gerekiyor. İkincisi, kararların en azından bir kısmının bağlayıcılığı. Örneğin katılımcı bütçeleme gibi somut alanlarda konsey kararlarının belediye meclisinde görüşülmesinin ve gerekçeli olarak yanıtlanmasının zorunlu kılınması, “tavsiye kararın çekmecede kalması” sorununu hafifletebilir. Üçüncüsü, temsilde gerçek çeşitlilik. Kota ve pozitif ayrımcılık hükümlerinin kâğıt üzerinde kalmaması için, üyelik ve katılım süreçlerinin bağımsız bir izleme mekanizmasıyla denetlenmesi, örgütsüz kesimlerin —gençler, kadınlar, mülteciler, güvencesiz çalışanlar— sese kavuşacağı yeni katılım kanallarının (mahalle meclisleri, dijital katılım platformları, halk toplantıları) konseyle bütünleştirilmesi önemli. Dördüncüsü, belediye başkanının konsey üzerindeki doğal başkanlık ve vesayet konumunun yeniden tartışılması; başkanlığın konsey içinden, döneme göre değişen ve daha bağımsız bir yapıya devredilmesi düşünülebilir.
Son olarak, kent konseylerinin başarısı yalnızca yasal düzenlemeyle sınırlı bir mesele değil. Güçlü bir kent konseyi, güçlü bir örgütlü sivil toplumun ürünüdür; meslek odaları, sendikalar, dernekler ve üniversiteler ne kadar etkinse, konsey de o kadar anlamlı bir zemine oturur. Dolayısıyla kent konseylerini güçlendirmek, aslında daha geniş bir sivil toplum ve yerel demokrasi meselesinin parçası olarak ele alınmalı.
Kent konseyleri, doğru işletildiğinde belediyeciliği “hizmet dağıtan bir aygıt” olmaktan çıkarıp kentliyle birlikte karar üreten bir ortaklığa dönüştürebilecek nadir araçlardan biri. Ama bugünkü hâliyle, çoğu yerde iyi niyetli bir kâğıt üzerindeki tasarım olmaktan öteye geçemiyor. Mesele, bu tasarımı terk etmek değil; onu belediye başkanlarının siyasi takdirinden çıkarıp, kaynağı, yetkisi ve temsil gücü olan gerçek bir katılım kurumuna dönüştürmek.
Kaynakça: 5393 sayılı Belediye Kanunu md. 76; Kent Konseyleri Yönetmeliği (mevzuat.gov.tr); Türkiye Kent Konseyleri Birliği yayınları; çeşitli yerel basın ve akademik kaynaklar.
