Bu yazı, “Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir” başlıklı serinin üçüncü ve son bölümüdür. İlk iki bölümde Evliyâ Çelebi’nin 1659’daki sapmasını ve Charles Texier’in on dokuzuncu yüzyıl bakışını ele almıştık. Bu bölümde, İngiliz bir antikacının Kaz Dağları eteklerine düşen izini süreceğiz ve bu üç seyyahın rotasını bugüne taşıyacak somut bir öneriyle seriyi kapatacağız.
Bazı yolculuklar, bir kurumun kararıyla başlar. 1764 yılında Londra’daki Society of Dilettanti kendini “eskiye duyulan zevki” paylaşmaya adamış, İtalya’ya yaptıkları Grand Tour’dan dönen centilmenlerin kurduğu bir dernek; Britanya tarihinde bir ilke imza atar: Küçük Asya’ya, resmî olarak finanse edilmiş ilk arkeolojik heyeti gönderir. Heyetin başında klasik filolog ve yazıt uzmanı Richard Chandler vardır; yanında mimar Nicholas Revett ve ressam William Pars. Görevleri açıktır: Doğu’nun eski çağlardaki hâline dair bilgi toplamak, hâlâ ayakta kalan antik anıtları belgelemek.
Truva’nın Gölgesinde Bir Heyet
Heyet, 9 Haziran 1764’te Londra yakınlarındaki Gravesend limanından bir İngiliz ticaret gemisiyle yola çıkar ve 25 Ağustos’ta Çanakkale’ye ulaşır. Derneğin öngördüğü planın aksine, araştırmalarına doğrudan Çanakkale, Bozcaada ve Truva çevresinden başlarlar yani tam da bugünkü Balıkesir’in kuzeybatı ucuyla, Kaz Dağları’nın Ege’ye eğildiği o coğrafyayla iç içe bir hat. Chandler’ın peşinden geldiği, Homeros’un mısralarıyla büyümüş bir zihnin hayalindeki manzaradır: İlyada’da tanrıların savaşı seyrettiği söylenen İda Dağı, yani Kaz Dağları ve onun eteklerinde, Edremit Körfezi kıyısında yükselen antik Assos.
Chandler’ın “Travels in Asia Minor” adıyla yayımlanan gezi notları ve derneğin bastığı “Ionian Antiquities” cildi, Assos’un Dorik tapınağını, kent surlarını, nekropolünü sistematik olarak inceleyen ve resmeden ilk Batılı kaynaklardan biri olma özelliğini taşır. Nicholas Revett’in mimari ölçümleri, William Pars’ın suluboya çizimleri, o güne dek yalnızca yerel halkın “eski taşlar” diye bildiği kalıntıları, Avrupa’nın bilimsel ve estetik haritasına ilk kez işler. Bir bakıma, bugün Behramkale’ye Assos’un modern adıyla gelen her ziyaretçinin, farkında olmadan izinden yürüdüğü kişi Chandler’dır.
Burada, serinin ilk iki bölümünde kurduğum karşıtlık bir kez daha netleşir: Evliyâ Çelebi bir devletin hizmetkârı olarak bakar, vergiyi, unu, şarabı, hâneyi sayar; Texier ondan iki asır sonra bilimsel bir soğukkanlılıkla ölçer, kıyaslar, ticaretin çöküşünü kaydeder; Chandler ise daha en baştan, resmî bir kurumun — Society of Dilettanti’nin — “klasik zevk” adına finanse ettiği bir merakla gelir. Üçü de aynı toprağa bakar, ama üçü de farklı bir soruyla bakar: Ne kadar vergi verir bu toprak? Ne kadar değişmiştir? Ve: Burada ne kadar antik güzellik saklıdır?
Üç Bakışı Tek Yolda Birleştirmek
İşte bu noktada, serinin başından beri taşıdığım iddiayı somutlaştırma vakti geldi. Bu üç seyyahın izleri, kâğıt üzerinde kalması gereken bir edebi mecaz değil; bugün fiilen yürünebilir, işaretlenebilir, tanıtılabilir bir güzergâhtır:
Susurluk ve Mustafakemalpaşa’dan başlayıp —Evliyâ Çelebi’nin 1659’daki sapmasının izinde — Manyas’a, oradan Bandırma ve Erdek üzerinden Kapıdağ’a uzanan bir hat; buradan güneye, Kyzikos harabelerinden Edremit Körfezi’ne, Assos’a ve Kaz Dağları eteklerine inen ikinci bir kol ve bu iki kolu birbirine bağlayan, Balıkesir merkezini de içine alan bir “seyyahlar güzergâhı.” Böyle bir rota, yalnızca “gezilecek yer” listesi sunmaz her durağında farklı bir yüzyılın, farklı bir bakışın hikâyesini anlatır. Susurluk’ta durursanız bir Osmanlı seyyahının protokol dışı merakını, Kapıdağ’da durursanız bir Fransız arkeoloğun ölçüm defterini, Assos’ta durursanız bir İngiliz derneğinin klasik tutkusunu dinlersiniz.
Bunun altyapısı zaten kısmen var: Kaz Dağları’nın doğa turizmi, Assos’un antik kent ziyaretçi akışı, Kapıdağ’ın yerel tarihi zaten ayrı ayrı biliniyor ve pazarlanıyor. Eksik olan, bunları “eski seyyahların gözü” ortak ipliğiyle dikecek bir anlatı bir tabela, bir broşür, bir dijital rota haritası, hatta ilçe belediyeleri ile kültür sanat derneklerinin birlikte yürüteceği küçük ölçekli bir tematik güzergâh projesi. Böyle bir çalışma, yalnızca turizme değil, Balıkesirlinin kendi toprağına bakışına da bir katkı sunar: Her durağın, üç farklı yüzyıldan üç farklı yabancı gözle nasıl görüldüğünü bilerek yürümek, bir yolu sıradan bir güzergâhtan bir hafıza rotasına dönüştürür.
Bu üç yazı boyunca ısrarla söylediğim şeyi son kez tekrarlıyorum: Bir toprağı gerçekten tanımak, ona bakan yabancı gözlerin ne gördüğünü hatırlamakla başlar. Evliyâ Çelebi’nin bereket kaydından, Texier’in arkeolojik soğukkanlılığından, Chandler’ın klasik tutkusundan süzülen bu üç farklı Balıkesir, aslında tek bir şehrin üç farklı katmanıdır. Bugün bize düşen, bu katmanları birbirinden kopuk anekdotlar olarak unutmak değil, onları tek bir yolda, tek bir hikâyede buluşturmaktır.
Yeter ki, üç yüz yıl önce bu topraklardan geçmiş bir seyyahın hayretini bugün de hissedebilecek kadar dikkatli bakalım.
