Hüsamettin Oğuz

Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir (1)

Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir (1)

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde, seyyah bakışının bir şehri nasıl gördüğünü ve Evliyâ Çelebi’nin 1659’daki Anadolu seferi sırasında bugünkü Balıkesir topraklarına düşürdüğü notları ele alıyorum. İkinci bölümde ise on dokuzuncu yüzyılın Batılı gezginlerinin bu coğrafyaya bakışına ve bunun bugüne bıraktığı mirasa geçeceğim. lk iki bölümde Evliyâ Çelebi’nin 1659’daki sapmasını ve Charles Texier’in on dokuzuncu yüzyıl bakışını ele alıyoruz. Son bölüm olan üçüncü bölümde, İngiliz bir antikacının Kaz Dağları eteklerine düşen izini süreceğiz ve bu üç seyyahın rotasını bugüne taşıyacak somut bir öneriyle seriyi kapatacağız.

Bir toprağın hikâyesi, çoğu zaman o toprağın üzerinde doğanların değil, ona dışarıdan bakanların satırlarında saklıdır. Yerlisi bir yeri öyle tanır ki artık onu tarif edemez; her sokak, her koku, her ezan sesi öylesine kanına işlemiştir ki başkasına anlatırken bile kendi gözüyle değil, alışkanlığının gözüyle bakar. Oysa yolun tozunu üstünde taşıyan, atının nalını o taşlarda ilk kez şıkırdatan bir yabancı, aynı manzarayı hayretle görür. Ve işte tam bu hayret anında, bir şehir kendi aynasına ilk kez bakar.

Balıkesir de böyle bir aynaya sahiptir; kırık dökük, yer yer sisli, ama hâlâ bir şeyler gösteren bir ayna. Bu ayna, buradan geçmiş, burada konaklamış, bu ovaların bereketine şaşırmış, bu dağların eteğinde yorgunluğunu atmış eski seyyahların defterlerinde parçalanmış hâlde durur. Bugün iddiam şudur: Balıkesir’i gerçekten tanımak istiyorsak, önce ona bakan yabancı gözlerin ne gördüğünü hatırlamamız gerekir.

Yol Üstünde Bir Şehir

Coğrafya, kader değildir belki ama bazen kaderin en inatçı ortağıdır. Balıkesir, tam da böyle bir konumun ağırlığını taşır: İstanbul’dan Anadolu içlerine, Bursa’dan Ege kıyılarına, Çanakkale’den İzmir’e uzanan yolların kesiştiği bir geçit bölgesi. Bu, tesadüfen kazanılmış bir özellik değildir; asırlar boyunca kervanların, orduların, hacıların, tüccarların, misyonerlerin ve meraklı gezginlerin güzergâhında olmanın bedelini ve armağanını birlikte taşımak demektir.

Osmanlı’nın en meşhur gezgini Evliyâ Çelebi, elli yılı aşkın seyahatinin izlerini bıraktığı on ciltlik eserinde Anadolu’nun neredeyse her köşesine değinmiş, gördüğü kasabaları, konak yerlerini, imaretleri, hanları, çeşmeleri bir mimar titizliğiyle kaydetmiştir. Onun kaleminde bir şehir yalnızca taştan yapılar değildir; oranın insanının mizacı, pazarının gürültüsü, yemeğinin kokusu, konuşma biçimi de eserin dokusuna işlenir. Seyahatnâme’nin beşinci cildi, tam da bugünkü Balıkesir’i kapsayan bir coğrafyaya ayrılmıştır — bu, küçük bir ayrıntı değildir; bir sancağın, büyük bir seyyahın rotasına girmesi, o toprağın Osmanlı zihniyetinde “görülmeye değer” bulunduğunun kanıtıdır.

1659: Bir Seferin İçinde Bir Sapma

Bu genel tabloyu somutlaştıran, tarihe tarih düşülmüş bir an var elimizde. 1659 yılının Nisan ayında, IV. Mehmed, Anadolu’da sürüp giden Celâlî isyanlarını bastırmak üzere Üsküdar’dan sefere çıkar; yanında veziriazam Köprülü Mehmed Paşa ve maiyetinde de o güne dek önemli bir kısmı bugün hâlâ merakla okunan gözlemlerle dolu Evliyâ Çelebi vardır. Ordu Bursa’da yetmiş gün konaklar; tam bu sırada Venediklilerin Bozcaada ve Boğazhisarları’nı kuşatmaya geldiği haberi gelince, divan toplanır ve ordu Çanakkale Boğazı’na doğru yola çıkar.

İşte tam bu noktada, bugünkü Balıkesir toprağı devreye girer. Padişah ve maiyeti Bursa’dan Ilıbat (bugünkü Uluabat), Manyas, Gönen ve Biga üzerinden Çardak’a ilerlerken, ordu Ilıbat’ta konakladığı sırada Evliyâ Çelebi topluluktan ayrılıp güneye, Susığırlık (bugünkü Susurluk) köyü ile Kirmastı (bugünkü Mustafakemalpaşa) kasabası arasında dolaşır, ardından tekrar orduya katılmak üzere Ilıbat’a döner. Bu kısa sapma bile, seyyahın bir devlet erkânı seyahatinin resmî güzergâhına sadık kalmayıp, meraklı bir gözlemci olarak çevredeki kasabalara uğrama alışkanlığını gösterir — bir nevi, protokolün dışına taşan bir gezginlik hâli.

Daha sonra veziriazamın kethüdasından izin alan Evliyâ, bu kez kuzeye, Kapıdağ Yarımadası’na yönelir: Mihaliç’ten (bugünkü Karacabey) Bandırma’ya, oradan Erdek’e, oradan da hizmetlileri ve atlarıyla birlikte kayıklarla karşı kıyıdaki Aydıncık’a (bugünkü Edincik) geçer. Bu kısa gezisinde gördüğü şehirlerin, kalelerin ve harabelerin tarihçelerini kaydeden Evliyâ, sonrasında Örenci ve Sarıcabey köylerinden geçerek Manyas Gölü kıyısındaki ordugâha yeniden katılır.

Evliyâ’nın bu bölgeye dair notları, sırf coğrafi bir kayıt değil; aynı zamanda bir bereket envanteridir. Bandırma için ticaretle geçinen, bağı bahçesi hesapsız, üzümü ve kavunuyla ünlü bir halktan söz eder; Erdek’in bağlarını ve misket üzümünden yapılan şaraplarını över; üstelik şehirde bini aşkın meyhane bulunduğunu iddia edecek kadar mübalağaya kaçar. Aydıncık’ı ise bambaşka bir açıdan anlatır: İşlek bir liman, unculuk ticaretinin merkezi, her yıl İstanbul’a kırk-elli bin çuval kaliteli un gönderen bir kasaba. Ve tabii, Belkıs efsanesini de unutmaz, Hazret-i Süleyman’ın eşi Belkıs’ın, sıcak ve mutedil havasından ötürü gâh Bandırma’da gâh Aydıncık’ta ikamet ettiğini, Kapıdağ’daki antik Kyzikos harabelerinin de onun sarayının kalıntısı olduğunu yazar.

Modern tarihçiler, Evliyâ’nın bu anlatısını tapu-tahrir defterleri ve vakıf kayıtlarıyla karşılaştırdıklarında ilginç bir tablo çıkarır ortaya: Coğrafi mesafeler, liman gümrük gelirleri, tarımsal ürünler gibi somut veriler gerçeğe oldukça yakınken; nüfus rakamları ve tarihî kökenler konusunda seyyah belirgin biçimde abartıya kaçmıştır. Erdek’i bin haneli göstermesine karşılık, dönemin tahrir kayıtları burasının sadece yüz otuz iki hâneli, sekiz mahallelik mütevazı bir yerleşim olduğunu gösterir. Bu çelişki bile başlı başına öğreticidir: Evliyâ Çelebi’yi okumak, yalnızca onun anlattıklarına inanmak değil, neyi neden abarttığını da anlamaya çalışmaktır bir seyyahın hangi ayrıntıyı okuyucusunu etkilemek için şişirdiğini fark etmek, o çağın estetik beklentisini de bize gösterir.

Bir padişah seferinin gölgesinde, resmî güzergâhtan sıyrılıp meraklı bir gezgin gibi köy köy dolaşan bu adamın notları, bize şunu hatırlatır: Bazen tarihin en kıymetli tanıklığı, ana planın dışına çıkan küçük bir sapmada saklıdır.

Yazının ikinci bölümünde, iki asır sonra bu topraklardan geçen Batılı gezginlerin gözünden Balıkesir’e bakacak ve Evliyâ’nın methettiği bu bereketin zaman içinde nasıl bir dönüşüm geçirdiğini süreceğiz.

Hüsamettin Oğuz

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter