Hüsamettin Oğuz

Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir (2)

Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir (2)

Bu yazı, geçen haftaki “Eski Seyyahların Gözünden Balıkesir (1)” başlıklı yazının devamıdır. İlk bölümde Evliyâ Çelebi’nin 1659’daki Anadolu seferi sırasında bugünkü Balıkesir topraklarına düşürdüğü notları ele almıştık. Bu bölümde, iki asır sonra aynı coğrafyadan geçen Batılı gezginlerin bakışına ve bunun bugüne bıraktığı derse geçiyorum.

Bir seyyahın gözü, taşıdığı kültürün merceğinden bakar. Evliyâ Çelebi bir yeri gördüğünde önce onun idari düzenini, vakıflarını, esnafını, bereketini sorar — çünkü o, bir imparatorluğun hizmetkârı, devletin gözüyle bakan bir tanıktır. On dokuzuncu yüzyılın Batılı gezgini ise aynı toprağa bambaşka bir soruyla yaklaşır: Burada antik dünyadan ne kaldı? Homeros’un, Herodot’un, Strabon’un yazdığı yerler nerede? Bu iki bakış birbirini tamamlar değil, çoğu zaman birbirinden habersiz iki farklı harita çizer ama ikisi de aynı toprağı anlatır.

Texier’in Otuz Yıllık Bakışı

Fransız mimar ve arkeolog Charles Texier, 1833 ve 1843 yıllarında olmak üzere Anadolu’da yıllarca süren seyahat ve incelemeler yapmış, bu çalışmalarının sonucunu “Küçük Asya” adlı devasa eserinde toplamıştır. Texier’in araştırma sahasının önemli bir parçası, antik dönemde Mysia olarak anılan ve bugünkü Bandırma-Erdek-Balıkesir hattına denk düşen bölgedir. Kapıdağ Yarımadası’ndaki Kyzikos harabelerini Evliyâ Çelebi’nin bir asır önce “Belkıs’ın sarayı” diye efsaneleştirdiği o sütunları ve kemerleri bu kez bilimsel bir gözle, ölçüm ve çizimlerle belgeleyen Texier, aynı coğrafyayı artık efsaneyle değil, arkeolojiyle okur.

Ve tam da bu bilimsel soğukkanlılık içinde, geçen yazıda değindiğim o çarpıcı gözlemi düşer kâğıda: Bir zamanlar Evliyâ Çelebi’nin İstanbul’a yılda kırk-elli bin çuval un gönderdiğini yazdığı, unculuk ticaretiyle canlı Aydıncık, Texier’in gördüğü tarihte artık sıradan, beş yüz haneli bir Türk köyüne dönüşmüştür. Texier bunun nedenini de kaydeder: Ticaret yollarının ve iç ulaşımın başka bir mecraya kayması. İki seyyahın, iki asır arayla aynı kasabaya bıraktığı bu iki farklı görüntü, aslında tek bir dersi anlatır — bir liman kasabası, ancak üzerinden geçen yolun canlı kaldığı sürece “önemli”dir; yol değişince, kasaba da tarihin kıyısına çekilir.

Dağın Çağırdığı Gözler

Batılı seyyahların bu bölgeye ilgisini besleyen bir başka kutup da Kaz Dağları’dır — klasik kaynaklarda İda Dağı olarak anılan, İlyada’da tanrıların Truva Savaşı’nı seyrettiği söylenen o yüce silüet. On sekizinci ve on dokuzuncu yüzyılın klasik eğitimli İngiliz ve Fransız gezginleri için Anadolu’nun bu köşesi, sıradan bir coğrafya değil, Homeros’u okuyarak büyümüş bir zihnin hayal ettiği mitolojik sahnenin ta kendisiydi. Edremit Körfezi kıyısındaki antik Assos gibi yerleşimler, tam da bu nedenle onların güzergâhına girdi; onlar için bir zeytin ağacının gölgesinde oturmak bile, Aristoteles’in bir zamanlar aynı topraklarda ders verdiğini hatırlamak anlamına geliyordu.

Burada ilginç bir tezat belirir: Evliyâ Çelebi’nin kaleminde Balıkesir toprağı bir “bugün”dür; pazarları, vergileri, tüccarları, ekmeği ile yaşayan bir bugün. Batılı klasikçi gezginin kaleminde ise aynı toprak çoğu zaman bir “dün”e, antik bir ihtişamın enkazına indirgenir. Osmanlı köylüsü onlar için sık sık, büyük bir geçmişin üzerinde habersizce yaşayan bir figürdür. Bu bakış, elbette kendi dönemin oryantalist önyargılarından azade değildir — ama yine de bugün Assos’ta, Kaz Dağları eteklerinde, Kyzikos’ta gördüğümüz her taşın neden hâlâ “keşfedilmeyi” beklediği hissini bize miras bırakan da bu bakıştır.

İki Bakışın Sentezi: Bugüne Kalan

İşte tam burada, iki yazıdır sürdürdüğüm bu okumanın vardığı asıl iddiaya geliyorum: Balıkesir, tarih boyunca hiçbir zaman tek bir anlatıya sığmamış bir topraktır. Evliyâ Çelebi’nin gözünde bir vergi ve bereket coğrafyası, Texier’in gözünde bir arkeoloji sahası, günümüz gezgininin gözünde ise bir termal-gastronomi-doğa turizmi rotasıdır. Bu çok katmanlılık, bir zayıflık değil, tam tersine, şehrin en büyük kültürel sermayesidir — yeter ki bu katmanları birbirine bağlayacak bir hafıza çalışması yapılsın.

Bugün Susurluk’tan Mustafakemalpaşa’ya, Bandırma’dan Erdek’e, Edincik’ten Manyas’a uzanan o eski güzergâh, aslında hazır bir kültür rotasıdır — üç yüz altmış yıl önce bir seyyahın fiilen yürüdüğü, atının nal izini bıraktığı bir hat. Kaz Dağları’nın mitolojik ağırlığı, Kyzikos’un taşları, Aydıncık’ın unutulmuş un ticareti, Erdek’in şarap kültürü bunların hepsi, ziyaretçiye yalnızca “gezilecek yer” değil, okunacak bir hikâye olarak sunulmayı bekliyor.

Eski seyyahların bize bıraktığı en değerli ders şudur: Bir yeri gerçekten tanımak, oraya yabancı bir gözle bakabilmekle başlar. Bugün Balıkesir’de yaşayanların, kendi şehirlerine bu eski seyahat defterlerinin sayfalarından bakması; her gün yanından geçtiği bir çeşmeyi, bir hanı, bir köprüyü sanki ilk kez görüyormuş gibi süzmesi gerekiyor. Çünkü unutulan, yok olan değildir yalnızca — bazen sadece görülmeyi bekleyendir.

Bu şehrin sokaklarında, Susurluk’un kırlarında, Kapıdağ’ın kıyılarında yürürken, belki de üç yüz yıl önce aynı topraklardan geçmiş bir seyyahın hayretini yeniden hissetmek mümkün. Yeter ki bakmayı bilelim.

 

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter