Truva’nın Külleri Bu Topraklarda Yatıyor: Nolan’ın Odysseia’sı ve Mitolojik Diplomasi
Christopher Nolan’ın Oppenheimer‘dan sonraki ilk filmi The Odyssey, 17 Temmuz 2026’da dünya genelinde vizyona girdi. Matt Damon’ın Odysseus’u canlandırdığı, Anne Hathaway’in Penelope, Tom Holland’ın Telemakhos, Zendaya’nın Athena, Charlize Theron’ın Kalypso olarak rol aldığı, 250 milyon dolarlık bütçeyle çekilen film, ilk hafta sonunda küresel gişede 260 milyon doları aşan bir hasılat yaptı — Nolan’ın kendi rekorunu kıran bir açılış. Sayılar etkileyici. Ama bu yazının derdi gişe değil. Derdi, bu denli büyük bir kültürel sermayeyle yeniden üretilen bir anlatının kime ait olduğu, kimin anlatma hakkına sahip olduğu ve bizim — bu toprakların insanları olarak — bu hakkı neden bugüne kadar sistematik biçimde talep etmediğimiz.
Buna bir kavram öneriyorum: Mitolojik Diplomasi.
Mitolojik Diplomasi Nedir?
Kültürel diplomasi kavramına aşinayız: bir ülkenin yumuşak gücünü sanat, edebiyat, mutfak ve miras üzerinden inşa etmesi. Mitolojik diplomasi ise bunun daha keskin, daha az işlenmiş bir alt kümesi: bir uygarlığın kurucu anlatılarının, o toprakların üzerinde yaşayan halklar tarafından anlatılma önceliği ve otoritesi. Troya’nın külleri Çanakkale’de, Hisarlık tepesinde yatıyorsa; Homeros’un doğduğu kabul edilen Smyrna bugünkü İzmir ise; İda Dağı (Kaz Dağları) tanrıların meclis tuttuğu yer olarak metnin içine bizzat yazılmışsa — bu hikâyenin sinema, edebiyat ve müze dilinde yeniden üretilmesinde söz hakkı yalnızca Hollywood’un finansman gücüne ve dağıtım ağına bırakılamaz. Mitolojik diplomasi, arkeolojik mülkiyeti kültürel anlatı mülkiyetine, kültürel anlatı mülkiyetini de sinema ve yayıncılık stratejisine dönüştürme iddiasıdır.
Bu bir nostalji ya da kıskançlık meselesi değil. Coğrafi işaretler nasıl bir peynirin, bir kumaşın, bir el sanatının kökenini tescilliyorsa; mitolojik diplomasi de bir anlatının kökenini tescillemeyi, o kökenden söz söyleme hakkını hatırlatmayı önerir. Troya Savaşı’nı, Odysseus’un yolculuğunu Los Angeles’ta yazılan bir senaryonun İngilizce diyaloglarından değil, o toprağın taşından, define kurulundan, sözlü geleneğinden dinlemek başka bir şeydir.
Filmin Kendisi: Görkemli, Ama Köksüz
Nolan’ın filmini bu çerçevede eleştirmek gerekirse, önce filmin kendi iç tutarlılığına bakmak lazım. Zırh ve kostüm tasarımı, eleştirmenler tarafından tarihsel gerçeklikten uzak, adeta kötü bir süper kahraman filmini andıran bir estetiğe sahip olmakla eleştirildi. Gemilerin görsel tasarımı — bir deniz yolculuğu anlatısında kritik bir unsur — yetersiz bulundu. Diyaloglar, Emily Wilson’ın daha serbest, modern İngilizce çevirisinden ilham alan, kimi zaman anakronistik bir dile kaydı. Yani mesele yalnızca “Batı’nın hikâyeyi nasıl anlattığı” değil, bu denli büyük bir bütçeyle bile metnin kendi coğrafi ve malzeme gerçekliğine ne kadar az sadık kalındığı.
Filmin çekim süreci de ayrı bir tartışma konusu oldu: yapımın bir bölümünün, uluslararası hukukta statüsü tartışmalı Batı Sahra topraklarında gerçekleştirilmesi, yerli halkların temsilcileri tarafından “sömürgeci bir durumu sanat üzerinden meşrulaştırma” olarak nitelendirildi. Bu, mitolojik diplomasi tartışmasının tam da can alıcı noktası: bir yapım, aslında var olan, somut, ziyaret edilebilir bir coğrafyayı (Troya, Çanakkale, Ege kıyıları) atlayıp, anlatının hiçbir tarihsel bağı olmayan başka bir coğrafyada, başka bir siyasi ihtilafın içinde çekilebiliyor. Hikâye köksüzleşiyor; sahibi olmayan bir masala dönüşüyor.
Kimlik Tartışması: İki Tarafı da Görmek
Filmin en çok konuşulan yanı ise oyuncu seçimleri oldu. Lupita Nyong’o’nun Helena ve ikiz kız kardeşi Klytaimnestra rolünde, Zendaya’nın Athena rolünde, Elliot Page’in ise savaşçı Sinon rolünde yer alması, kimi çevrelerde sert bir tepkiyle karşılandı; eleştirmenler bu seçimleri “ideolojik” bulup metnin kadim tasvirlerine (Helena’nın “beyaz kollu” betimlemesi gibi) aykırı olduğunu savundu. Karşı görüşü savunanlar ise Homeros metninde Etiyopyalıların tanrılarla birlikte anıldığını, Akdeniz ve Ege coğrafyasının zaten tek bir ten rengine indirgenemeyecek bir kültürel karışım olduğunu hatırlattı; Nolan’ın kendisi de bu tartışmayı “uyarlamanın doğası” olarak nitelendirip önemsiz bulduğunu söyledi. Bu, esasen Amerikan kültür savaşlarının bir uzantısı; kimin haklı olduğuna dair kesin bir hakemlik yapmak bu yazının konusu değil.
Ama mitolojik diplomasi perspektifinden bakınca ilginç olan şu: Bu kadar gürültülü bir “kimlik” tartışmasının ortasında, hiç kimse asıl kimlik sorusunu sormadı — bu toprakların, yani Anadolu’nun, kendisi bu anlatıda nerede? Tartışma tamamen Amerikan ırk politikasının kategorileri içinde döndü; Troya’nın, İda Dağı’nın, Ege’nin somut coğrafyası neredeyse hiç gündeme gelmedi. Batı, kendi iç meselesini konuşurken, hikâyenin asıl sahibi olan coğrafya sessiz kaldı — çünkü zaten söz alacak bir mekanizması, bir stüdyosu, bir dağıtım gücü yok.
Biz Bu Hikâyeyi Nasıl Anlatırdık?
Şimdi asıl soruya geliyoruz: Türkiye topraklarındaki bir hikâyeyi biz daha iyi anlatabilir miyiz?
Anlatırız — ama bunun koşulu var. Bugün Çanakkale’de, Troya Örenyeri’nin hemen yanında, 2018’de açılan Troya Müzesi duruyor; UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan bir alan bu. Kaz Dağları, metnin kendi diliyle tanrıların toplandığı yer. Behramkale (Assos), Aristoteles’in ders verdiği, Homeros’un coğrafyasına komşu bir liman kasabası. İzmir, geleneksel olarak Homeros’un doğduğu yedi kent arasında ilk sırada anılıyor. Bunların hepsi arşivde değil, yerde duran, ziyaret edilebilen, dokunulabilen gerçeklikler.
Ama arkeolojik mirasa sahip olmak yetmiyor. Mitolojik diplomasi, bu mirası üç katmanda işletmeyi gerektirir:
Birincisi, anlatı üretimi. Bu hikâyeleri kendi sinemamızda, edebiyatımızda, çocuk kitaplarımızda, belgesellerimizde defalarca, farklı açılardan, farklı kuşaklara yeniden anlatmak. Nolan’ın versiyonu tek versiyon olmak zorunda değil; olmamalı da. Bir Türk yönetmenin, bir Türk yazarın Troya’yı kendi toprağının hikâyesi olarak, kendi arkeolojik ve coğrafi bilgisiyle donatarak anlatması hem sanatsal hem diplomatik bir kazanımdır.
İkincisi, kurumsal sahiplenme. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan yerel belediyelere, üniversitelerin klasik filoloji bölümlerinden UNESCO ile yürütülen ortak programlara kadar, bu mirası tanıtan kurumların anlatıyı pasif bir “tarihi kalıntı” turizmi olarak değil, aktif bir kültürel diplomasi aracı olarak konumlandırması gerekiyor. Troya Müzesi’nin varlığı önemli, ama müzenin kendisinin küresel bir anlatı merkezine dönüşmesi başka bir hedef.
Üçüncüsü ve belki en zoru: özgüven. Bu hikâyelerin “Batı medeniyetinin mülkü” olduğu varsayımını sorgulamak. Homeros’un metni, bugünkü Türkiye topraklarında yaşamış, bu coğrafyanın dilini, denizini, dağını, rüzgârını bilen bir ozanın (ya da ozanlar geleneğinin) ürünü. Bu, ne yalnızca “Batı’nın” ne de yalnızca “bizim” — ama bu coğrafyanın, sessiz kaldığı sürece, anlatı üzerindeki payını kaybetmeye devam edeceği bir gerçek.
Sonuç: Sessizliğin Bedeli
Nolan’ın filmi görkemli bir yapım, ama kendi iç tutarlılığında sorunlu, kendi coğrafyasından kopuk ve kendi kültür savaşının gürültüsünde asıl kaynağı unutmuş bir eser. Bunu eleştirmek, filmin sanat değerini toptan reddetmek değil; bir uyarlamanın, kaynağının somut coğrafyasına ne kadar sadakatsiz kalabildiğini görünür kılmak.
Asıl mesele şu: Troya’nın külleri bizim toprağımızda duruyorken, bu hikâyenin dünya çapındaki en büyük yeniden anlatımı üzerine yapılan tartışmada bizim sesimiz neden yok? Mitolojik diplomasi, bu sessizliği bir tercih değil, bir eksiklik olarak görmemizi öneriyor. Bu toprakların hikâyesini biz daha iyi anlatabilir miyiz? Anlatabiliriz. Ama önce anlatmaya başlamamız gerekiyor.
