Hüsamettin Oğuz

Meydanın Vaadi, Kentin Sınavı

Ben bir mimar değilim. Otuz yıldır bu şehirde yaşayan, Cumhuriyet Meydanı’ndan günde en az iki kez geçen sıradan bir vatandaşım. Elimde cetvel yok, ölçek yok; elimde sadece bu meydanın otobüs kokusunu, minibüs kornalarını, kaldırımın dar kenarında sıkışıp kalan yayaları hatırlayan bir hafıza var. Yarışmayı kazanan projeyi bu gözle okudum — mimarlık eleştirmeninin diliyle değil, her gün o meydandan geçmek zorunda kalanın diliyle.

Ve söylemeliyim ki, ilk izlenim umut verici.

Meydanı Meydana Bırakmak

Bugüne kadar Cumhuriyet Meydanı bizim için hiç meydan olmadı aslında. Bir geçiş noktasıydı. Otobüslerin sırayla yanaştığı, minibüslerin korna çaldığı, insanın yürürken sürekli arkasına bakmak zorunda kaldığı bir kavşaktı. Kazanan proje bunu köklü biçimde tersine çeviriyor: merkeze artık taşıt değil insan yerleşiyor. Büyük bir “simge bina” dikip meydanı onun gölgesine terk etmek yerine, asıl tasarım konusu olarak boşluğu, yani meydanın kendisini seçmişler. Kulağa soyut geliyor olabilir ama sonucu somut: sosyal merkez meydanın önüne geçmiyor, meydanın hizmetinde kalıyor.

Bunun bir başka güzel tarafı da şu: proje, zaten var olan yürüyüş alışkanlıklarımızı yok saymıyor. Gar yönünden çarşıya, Milli Kuvvetler Caddesi’nden Atatürk Parkı’na, resmî kurumlardan meydana doğru zaten oluşmuş hareketleri kesmek yerine güçlendiriyor. Bu, kâğıt üzerinde kolay ama uygulamada nadiren rastlanan bir olgunluk işareti. Şehrin sakini olarak söyleyebilirim: bizim zaten yürüdüğümüz yolları bir kez daha bize öğretmeye kalkışmamaları, iyi bir başlangıç.

Alkışı Keserken

Ama burada durup alkışı bir süreliğine kesmek istiyorum.

Çünkü bir meydanın kâğıt üzerinde ne kadar başarılı göründüğünün gerçek hayatta hiçbir kıymeti yok — eğer o meydanda temmuz ayının öğle güneşinde on dakika bile durulamıyorsa. Proje raporunda geniş, sert zeminlerden söz ediliyor; gölgeleme ve yeşil doku konusunda ise temkinli, hatta biraz ürkek bir dil var. Bu, gözden kaçırılabilecek bir ayrıntı değil, meydanın kaderini belirleyecek asıl mesele.

Paftada güzel duran bir meydan, Temmuz güneşinde yürünemiyorsa, o meydan değil; sadece bir vitrindir.

 

Bir diğer soru işareti, yaklaşık altı bin araçlık yer altı otoparkı. Yüzeydeki trafik baskısını azaltma niyeti doğru, buna itirazım yok. Ama bu ölçekte bir otopark artık sadece bir mimari detay değil; bir ulaşım mühendisliği, işletme ve bakım sorunu hâline geliyor. Giriş çıkışlar iyi çözülmezse, biz o trafiği yok etmiş olmayız, sadece meydanın çevresine, bizim mahallelerimize, bizim sokaklarımıza taşımış oluruz.

Burada asıl sormam gereken teknik soru şu, çünkü cevabını hiçbir yerde bulamadım: bu meydan, kaç yıllık bir öngörüyle tasarlandı? Kent meydanları ve bu ölçekteki altyapı yatırımları genellikle yirmi, yirmi beş yıllık bir hizmet ömrü varsayımıyla projelendirilir. Ama araç sahipliği artış hızı, nüfus hareketleri ve kentin büyüme yönü bu varsayımın çok önünde seyredebilir. Altı bin araçlık bir otopark bugün yeterli görünebilir. Peki on yıl sonra? On beş yıl sonra? Balıkesir’in son on yıldaki araç sayısı artışı hangi eğriyi çizdi, önümüzdeki on yılda hangi eğriyi çizecek — bu hesap kamuoyuyla paylaşıldı mı? Yoksa yine, her büyük yatırımda olduğu gibi, “ihtiyaç oldukça ek çözüm üretilir” mi denecek? Çünkü bir meydanın altına altı bin araçlık bir yapı gömdükten sonra, “aslında yetmedi, genişletelim” demek mümkün değil. Bu, sonradan tamir edilebilecek bir hata değil; betona, taşa, geri dönüşü olmayan bir karara dönüşüyor. Ve bu projeyi otuz yıl sonra da savunabilecek kim var, bugünden söyleyebilen?

Eksik Olan: Şehrin Kendi Sesi

Asıl sert eleştirim ise burada.

Bu proje, kapanış raporunda “geçmişi kopyalamak yerine yeniden yorumlamak” diyor ve bunda haklılar — sahte Osmanlı kemerleri, yapay Selçuklu süslemeleri elbette bu şehre yakışmazdı. Ama yorumlamak, tamamen sessiz kalmak anlamına gelmemeli. Meydanı gezdiğimde, elimde Zağnos Paşa Camii’nin, Gar Binası’nın, yerel taşın, çarşı kültürünün, Susurluk’un, Ayvalık’ın, Edremit’in izini taşıyan tek bir mekânsal karşılık bulamıyorum. Ve en can alıcısı: bu şehrin, Kuvâ-yi Milliye’nin meşalesini yakıp bugüne dek madalyasız kalmış bir şehir olduğunu hatırlatan hiçbir iz yok.

Bunu söylemek zorundayım çünkü açıkçası bu bana yalnızca estetik bir eksiklik gibi gelmiyor; bir hafıza kaybı gibi geliyor. Bu proje, gözlerimi kapatıp hayal ettiğimde İzmir’de de Eskişehir’de de Ankara’da da aynı rahatlıkla durabilir. Evrensel bir dil kurmuşlar, doğru — ama bir kentin kalbinde duracak meydanın sadece “iyi tasarlanmış” olması yetmiyor bana göre; benim şehrimin sesini de taşıması gerekiyor. Bugünkü hâliyle proje, Balıkesir’e değil, herhangi bir Anadolu kentine ait olabilir. Bu, mimarlar için belki bir övgü konusu; ama benim gibi bu şehirde yaşayan biri için bir eksiklik, hatta bir vefasızlık.

Sorulacak Soru, Duyulacak Muhatap Yok

Ve asıl mesele de tam burada başlıyor: bu soruları kime sorabilirim?

Yarışma sonuçlarının açıklandığı etkinlikte Büyükşehir Belediye Başkanı’nın “halk nerede?” diye sorduğunu duyunca önce gülümsedim, sonra içim burkuldu. Çünkü halk zaten oradaydı — sadece salonda değil, meydanı otuz yıldır her gün kullanan, otobüs kokusunu hâlâ hatırlayan hâliyle oradaydı. Asıl soru, halkın orada olup olmadığı değil; halkın sorduğu soruların bir muhatap bulup bulamadığı. Bu meydan kaç yıllık bir öngörüyle tasarlandı, otoparkın kapasitesi hangi trafik verisine dayanıyor, ağaçlandırma ve bakım için ayrılan bütçe nedir, gölgeleme elemanları Temmuz’da gerçekten işlev görecek mi — bu soruları sorduğumda karşımda oturup cevap verecek biri yok.

Belediye ile şehir arasında sanki kapalı bir oda var. Bazen o odanın penceresinden bakıyorlar, bizim orada olup olmadığımızı merak ediyorlar gibi görünüyor; ama çoğu zaman pencere, açılırsa içeri soru girecek diye kapalı tutuluyor izlenimi veriyor. “Halk nerede?” diye sormak kolay. Asıl zor olan, halkın sorduğu soruya oturup cevap vermek.

Bana ve Şehrime Ne Kazandırır?

Bütün bu çekincelere rağmen, dürüst olmak gerekirse: bu proje hayata geçerse günlük hayatımın bir parçası olacak ilk gerçek kent meydanı olabilir. Eşimle oturabileceğim, arkadaşlarımla buluşabileceğim, otobüs beklemeden sadece orada bulunabileceğim bir yer. Bu, hafife alınacak bir kazanım değil. Gar ile çarşı arasındaki o tuhaf kopukluğun azalması, meydanın bir “anıtsal bina” gösterisine değil insanın günlük kullanımına emanet edilmesi — bunların hepsi gerçek, somut kazançlar.

Ama şunu da biliyorum: paftalar güzel, sunumlar etkileyicidir; asıl sınav uygulamada başlar. Dikilecek ağacın gerçekten büyümesi, gölgeliğin gerçekten gölge vermesi, malzemenin ucuza kaçılmadan seçilmesi, otoparkın trafiği çözüp bizi boğmaması — bunların hiçbiri bugünden garanti değil. Bu yüzden bu meydanın hikâyesi, yarışma jürisinin kararıyla değil, önümüzdeki yıllarda belediyenin ve bizim, yani bu şehirde yaşayanların, süreci ne kadar yakından takip edeceğiyle yazılacak.

Ben bir mimar değilim ama bir şeyi biliyorum: bu meydan bize aitse, onun nasıl yapıldığını sormaya da hakkımız var.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter